Gayrimenkul sektörü ile tanıştığımda hayatım değişmişti. Her şey o kadar yoğundu ki önceki iş tecrübelerime benzemiyordu, içselleştirmeye çalışıyordum. Aldığım eğitimlerde söylenenleri uygulamaya başlamıştım. Öte yandan içselleştirdiğim bazı müşterilerim adına karar verme cüretinde bile bulunuyordum. Uzun yıllar uluslararası ölçekte faaliyet gösteren şirketlerde çalışmak sanırım beni biraz şoven yapmıştı. Öyle ki temsil ettiğim markayı ya da müşteriyi savunuyor, zaman zaman da kendimden bile üstün görüyordum. Neyse ki öncelikle kendimi temsil etmem gerektiğini anlamam uzun sürmedi. Bunu anlamamda yardımcı olan olaylar ve insanlar için müteşekkirim. Şunu net şekilde söylemeliyim; emlakçılık, benim gibi uzun yıllar kurumsal şirketlerde çalışmış bireyler için üzerinize giymekte zorlanabileceğiniz bir gömlek. Bir işi meslek edinmek; yalnız ve ancak o işi sevmekle mümkün olacaktır.
Emlakçılık yapmaya başladığımda tanıdığım pek çok kişiden ve ailemden aldığım geri bildirimler pek de hoş değildi. Bu mesleği bana yakıştıramıyorlardı. Hata ediyorlardı! Anlamaları uzun sürmedi. Aralarında en çok direnense babam oldu. Sektördeki ikinci yılımda bile maaşlı bir iş bulmam gerektiğini öğütlüyordu. Elbette hem ekonomik hem de sosyolojik açıdan bakıyordu. Bu mesleğin bana uygun olmadığını düşünüyordu. Geçtiğim tümseklere, ülkemizdeki ekonomik dalgalanmalara ve özellikle artan haksız rekabete bakınca aslında bir babanın oğluna bu öğütleri pek de yersiz sayılmazdı. Sektöre birlikte başladığım bireylerin yarısından fazlası artık bu işi yapmıyor. Yollarına devam edenlerse eminim pek çok tümsekten geçti ve ayakta kalabilme becerisini gösterdi.
Bir mesleği sevip sevmediğiniz; yapılacaklar listesindeki işleri yapmaya başladığınızda ortaya çıkabilir. Emlakçılık; pek çok işi birlikte yapma yetisi gerektiriyor. Bu yüzdendir ki emlakçılar eğitimli, donanımlı ve nitelikli bireylerden oluşmalıdır. Buradan şu sav ortaya çıkıyor; herkes emlakçılık yapamaz! Üzülerek söylemeliyim ki yanlış! İsteyen herkes bu işi icra edebilir. Önemli olan hayatımızdaki her şeyde olduğu gibi ne kadar istekli olduğumuzdur. Bu istek sürdürülebilir kılınırsa her şey mümkün olacaktır.
Çağımızda en çok konuşulan başarı kriteri sürdürülebilir başarıdır. İnsan kaynakları departmanları sürdürülebilir başarı için sürdürülebilir istekler yaratmak üzere motivasyon dolu programlar hazırlamaktadır. Elbette burada ‘motivasyon’ kelimesini anlamlandırmamız gerekmektedir. ‘Motivasyon’ aslında tam olarak ‘dış güdüleme’dir. Bireylerin belirli etkenlere verdikleri tepkiler neticesinde ortaya çıkar. Örneğin; belirli bir dönemde belirli bir bölgede satış adetleri ya da ciro sıralamasında ilk üç kişinin sahne aldığı bir toplantıda pek az kişi etkilenmeyecektir. Başarıları sebebiyle sahneye çıkartılan çalışanlar aslında kendilerine ödül verilmek üzere olduğu kadar diğerlerini dış güdüleme için o sahneye çıkartılırlar. Kısaca hangi departman ya da kimin sorumluluğunda olursa olsun, dış güdülemenin süreklilik arz etmesi gerekir. Dış güdülemenin doğası gereği düzenli olarak yapılması gerekir, kaldı ki ‘dış’ dememin sebebi de budur.
Oysa ‘iç güdüleme’ insanın kendi kendine yarattığı en büyük tetikleyicidir. Aslında doğal olarak her insanın içinde bulunan harekete geçme dürtüsünün kaynağı iç güdülemedir. Sadece dış etkenlere verdiğimiz tepkiler bizi harekete geçirmez, insanoğlu öylesine derin bir hayal gücü ve öylesine sonsuz bir merakla donanmıştır ki; çoğu zaman bu hayaller ya da meraklar bizi harekete geçirenlerdir. İç güdüleme için herhangi bir etken olması gerekmez bazen sadece hayal kurar ve peşinden gidersiniz! Bazen de sadece merak edersiniz…
17. Yüzyılın başlarında İtalyan Fizikçi; Galileo Galilei yaptığı teleskop ile Ay’ın kraterlerini, Satürn’ün halkalarını, Jüpiter’in dört büyük uydusunu Dünya’dan gören ilk insan oldu. Hayal mi etti yoksa sadece merak mı etti bilmek pek mümkün değil fakat Galilei’yi harekete geçiren tetikleyicinin iç güdüleme olduğu kesindir. Düşünsenize Galilei henüz kimsenin yapmadığını yaparken nasıl ve kim tarafından dış güdülenebilirdi ki!
Hayatınız boyunca peşinden koştuğunuz bir hayaliniz ya da merakınız varsa iç güdülemeniz asla bitmeyecektir. İşte vizyon budur! Şimdi size sorum şu; hayatınız boyunca peşinden koşacağınız bir hayaliniz ya da merakınız var mı? Elbette bahsettiğim şey ücretli çalışan bir emekçinin son model bir spor otomobil hayal etmesi değil! Öylesine derin ve uçsuz bucaksız olmalı ki maddi bir değeri olmamalı ya da maddi bir değer biçilememeli! Örneğin; olimpiyatlarda şampiyonluk kazanmak bile belki bahsettiğim hayaller için küçük kalabilir çünkü şampiyon olduktan sonra hayatınız kocaman bir soru işareti olarak kalabilir. Olimpiyat şampiyonluğu; çalışmalarınız sizi yapılmayana götürüyorsa ya da şampiyonluk yolunda karşılaştıklarınızı genç nesillerle paylaşıyorsanız anlamlı hale gelecektir. İşte o zaman iz bırakırsınız.
Halil Mutlu; tıpkı Naim Süleymanoğlu gibi 3 kez olimpiyat şampiyonu olmuştur fakat Naim Süleymanoğlu olimpiyat şampiyonluğunun yanı sıra kendi ağırlığının üç katından 10 kilo fazlasını kaldıran dünyadaki tek kişi olmuş ve böylece daha çok konuşulan ve tartışılan karakter olmuştur. Kısaca iz bırakmıştır.
Peki bir emlakçı nasıl iz bırakır? Bir emlakçının başarısı nasıl ölçülür?
Cevaplamaya çalışayım; emlakçılık basit bir aracılık işinden ötedir. Temsil ettiğiniz insanların hayatlarına dokunursunuz. Sattığınız evde huzurlu olmaları belki dikkatleri üstünüze çekmez fakat huzursuz olmaları ya da mutsuz olmaları dikkatleri size çekebilir. Şöyle düşünüyorum; sıradan bir meyve sebze pazarına gittiğinizde herhangi bir ürünü almadan önce koridorları kısaca turlar, en iyi ürünü optimum fiyattan almaya çalışırsınız. 2019 yıllında Türkiye’de satılan toplam konut adedi 1.348.729’dur. Her bir konutu farklı bir vatandaşımızın satın aldığını varsayalım, 2019 Türkiye nüfusu yaklaşık 82 milyondu. Kabaca Türkiye nüfusunun % 1,7’si konut alabiliyor diyebiliriz.
Bu da demek oluyor ki Türkiye’de hatta belki de Dünya’da bir insan için en değerli metanın alım satımıyla uğraşan emlakçılar; çok önemli bir iş yapıyorlar! Pazardan domates alırken bile ince eleyip sık dokuduğumuza göre konut alırken çok daha fazlasını yapıyor olmamız kesinlikle normaldir. İşte biz emlakçılara bu sebeplerden ötürü sabırlı, hoş görülü, disiplinli ve donanımlı olmak düşer! Emlakçılık bir misyon gerektirir; hayatlarına dokunduğunuz her bireyin belki de yaşam kalitelerine dokunursunuz! Bu bilinçle hareket etmek bir emlakçıyı başarılı kılar ve ardında iz bırakabilir. Bu sektörde ne kadar para kazandığınızdan daha önemli olan tek şey ne kadar insan kazandığınızdır. İnsan kazanırsanız kaçınılmaz sonuç para kazanırsınız! Hem de sürekli ve düzenli olarak para kazanırsınız!
“İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” diyen bir sanayici (Robert Bosch) ancak uzun vadeli ve sürdürülebilir bir ticaret yapmayı hayal etmiş olabilir.
Emlakçılık başta önemli bir misyonu olan ve öngörülü olmayı gerektiren bir iştir. Son yıllarda emlakçılık yapan meslektaşlarımızın profillerine dikkatinizi çekmek isterim. Her geçen gün sektöre iyi eğitimli, sosyo-kültürel alt yapısı güçlü, vizyoner insanlar katılmaktadır. Öte yandan yasalarımız daha güçlü ve açık hale geliyor. Çok uzak olmayan bir gelecekte bu iş artık ülkemizde yaşayan her birey tarafından kabul ve saygı gören bir meslek haline gelecektir. Bu sürecin içinde bulunmak benim için ayrıca bir keyiftir.
Şirketlerin kısa ve orta vadede nakit ihtiyaçlarını karşılamak üzere halka arz olmalarını fırsat olarak gören ve kendi risk analizini yapamayan pek çok kişi kısa vadede kar elde etmek rüyası ile deyim yerinde ise “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan” olmuşlardır. Evdeki bulgurunuzdan olacağınız bir başka örnek ise emlakçılıktır. Pek çok kez işin ciddiyetini ve mahiyetini anlatmaya çalıştığım gibi ‘emlakçılık’ kısa yoldan, yorulmadan, çok para kazanabileceğiniz bir iş değildir! Bu işi meslek olarak benimsemediğiniz sürece evdeki bulgurdan olabilirsiniz! Öngörülüyseniz, insanların hayatlarına değer katma misyonunuz varsa, disiplinli ve çalışkansanız, kendinizi güncel olarak donatıyorsanız, başarı sizi bekliyor demektir…
